9 Ocak 2026 Cuma

Aldat(ıl)ma, Kayıp ve Yas

 


Aldatılma, ne bir ahlâk ihlali ne de bir sadakat meselesidir. Aldatılma, öznenin Öteki’nin arzusuna dair kurduğu sembolik haritanın ani ve geri dönülmez biçimde çökmesidir. Bu çöküş, çoğu zaman bir olaydan değil, bir gecikmeden doğar. Çünkü aldatma, büyük ölçüde, söylenmesi gerekenin söylenmemesiyle, kesilmesi gereken bağın askıda tutulmasıyla, arzu çekilmişken ilişkinin imleyenlerinin dolaşımda bırakılmasıyla işler. Bu nedenle aldatma, eylemsel olmaktan çok yapısal bir sessizlik rejimidir.


Özneler, ilişki içerisinde yalnızca bir kişiye değil, o kişinin kendisine sunduğu arzu konumuna bağlanır. Lacan’ın formülasyonuyla söylersek, özne kendisini Öteki’nin arzusunda konumlandırır. Bu konum, özne için hem kaygı üretir hem de varoluşsal bir tutarlılık sağlar. Çünkü özne, “isteniyorum” varsayımıyla kendi eksikliğini taşınabilir kılar. Aldatma ise tam bu noktada devreye girer: Aldatan özne, bu arzu konumunu fiilen geri çekmiş olmasına rağmen, onu simgesel düzeyde iptal etmez. Böylece aldatılan özne, artık mevcut olmayan bir arzuya nesne olmaya devam eder.


Bu durum, klasik sadakatsizlik anlatılarından radikal biçimde ayrılır. Üçüncü bir kişinin varlığı ya da yokluğu tali bir meseledir. Asıl mesele, arzunun geri çekilişinin simgesel olarak tanınmamasıdır. Aldatma, burada, öznenin Öteki’nin arzusuna dair bilgisinin bilinçli biçimde eksik bırakılmasıdır. Lacan’ın bilgi (savoir) ile hakikat (vérité) arasındaki ayrımını burada yeniden düşünmek gerekir. Aldatılan özne, hakikati sezebilir; ama ona dair bir bilgiye sahip değildir. Bu bilgi eksikliği, öznenin sezgisini felç eder, çünkü sezgi ancak sembolik bir tanım bulduğunda işleyebilir.


Bu nedenle aldatılmanın travmatik etkisi, çoğu zaman “terk edildim” cümlesinden değil, şu fark edişten doğar: Ben, bir süredir artık istenmediğim bir yerde var olmaya devam etmişim. Bu fark ediş, öznenin yalnızca partnerini değil, kendi geçmiş deneyimini de yabancılaştırır. Geçmiş, artık güvenilir değildir; çünkü geçmişte yaşananlar, bugünün bilgisiyle yeniden kodlanır. Burada Freud’un Nachträglichkeit (sonradanlık) kavramı, Lacanî bir sertlikle geri döner. Aldatılma, geçmişi retroaktif olarak travmatik hâle getirir.


Terk edilmeyi deneyimleyen özne için süreç, basit bir yas değildir. Çünkü kaybedilen nesne, yalnızca partner değildir. Kaybedilen şey, öznenin kendisini konumlandırdığı arzu sahnesidir. Bu nedenle özne melankolik bir yapı kazanır. Ötekinin kaybı adlandırılamaz çünkü neyin kaybedildiği net değildir. Nesne mi kaybedilmiştir, yoksa nesne konumu mu? İşte bu belirsizlik, öznenin suçluluğunu artırır. “Bunu nasıl fark etmedim?”, “Nasıl bu kadar kör oldum?” soruları, öznenin öfkesini kendisine yöneltmesine yol açar. Melankolide olduğu gibi, kayıp nesne içe alınır ve özne kendisini nesne olarak cezalandırmaya başlar.


Aldatılmanın bazı durumlarda kendine zarar vermeyi tetiklemesi, bu bağlamda okunmalıdır. Çünkü özne, arzu düzeninden düşürülmüştür. Özne, Öteki’nin arzusunda artık bir yerinin olmadığını fark ettiğinde, bir boşlukla karşılaşır. Bu boşluk, kimi öznelere göre ancak gerçek ölümle doldurulabilecek kadar radikal hissedilir. Öznenin yokluğu, Öteki için nihai bir gösteren olma çabasına dönüşür.


Saldırganlık ve şiddet eğilimleri de benzer bir mantıkla ortaya çıkar. Aldatılan özne, bastırılmış bir hakikatle karşı karşıya kalmıştır ve bu hakikat, simgesel olarak işlenemediği için gerçek (le réel) düzeyinde geri döner. Şiddet, burada bir iletişim biçimi değil, sembolik tıkanmanın dışavurumudur. Öznenin saldırganlığı çoğu zaman aldatan özneye yönelir; ama kimi zaman özne, bu saldırganlığı kendisine ya da üçüncü kişilere yöneltebilir. Çünkü mesele kişi değildir. Mesele, çöken anlam yapısıdır.


Cinsellik alanında ortaya çıkan sapmalar da bu çöküşle ilişkilidir. Aldatılma sonrası bazı öznelerde görülen kontrolsüz cinsel davranışlar, sadomazoşistik fantazilerin yoğunlaşması ya da cinsel ilgisizlik, arzunun yeniden konumlandırılmasına yönelik girişimlerdir. Özne, bir yandan nesne olmaktan kaçmak ister, diğer yandan yeniden nesne olabileceği bir sahne arar. Bu ikilik, cinselliği ya aşırılaştırır ya da tamamen askıya alır.


Aldatan özneye döndüğümüzde ise karşımıza daha farklı bir yapısal düğüm çıkar. Aldatan özne, çoğu zaman ayrılığını geciktirerek “zarar vermediğini” düşünür. Oysa bu gecikme, öznenin kendi arzusunu üstlen(e)memesinin bir sonucudur. Lacan’ın dediği gibi, arzu her zaman bir eksikliği içerir. “Artık istemiyorum” demek, bu eksikliği kabul etmektir. Aldatan özne ise bu eksiklikle yüzleşmekten kaçar ve bu kaçışı, karşı tarafın bilme hakkını elinden alarak gerçekleştirir.


Bu bağlamda aldatma, bir arzunun sorumluluğunu reddetme biçimi olarak da okunabilir. Aldatan özne, kendi arzusunun değişimini söylemeyerek, ayrılığı bir olay hâline getirir. Oysa ayrılık çoktan bir süreç olarak yaşanmıştır. Böylece aldatan özne, kendi yasını tutmuş olur; aldatılan özne ise yasla bir anda yüz yüze bırakılır. Zamansal asimetri, aldatmanın en şiddetli boyutlarından biridir.


Burada basit bir topolojik önerme yapılabilir: Aldatma, ilişkinin Möbius şeridi gibi işlemesidir. İç ve dış, varlık ve yokluk, arzu ve isteksizlik birbirine dolanmıştır. Aldatılan özne, ilişkinin “içinde” olduğunu sanırken, çoktan dışına düşmüştür; ama bu düşüşün farkına varması için yüzeyin tamamını dolaşması gerekir. Terk ediliş anı, bu dolaşımın ani bir kesilmesi değil, yüzeyin aniden fark edilmesidir.


Özneler için temel mesele, geçmişi onarmak ya da geleceği telafi etmek değildir. Böyle bir telafi arzusu, özneyi kaçınılmaz olarak tekrar eden ilişkisel senaryolara sürükler. Psikanalitik etik, burada özneye başka bir yönelim önerir: Geçmişin anlamını sabitlemek yerine, onunla başka bir bağ kurmak. Çünkü geçmiş artık “olduğu gibi” geri alınamaz, ama onun belirleyiciliği dönüştürülebilir.


Bu dönüşüm, zamansal bir yeniden yazım sürecidir. Özne, kurduğu ilişkinin çöküşüyle şunu fark eder: Öteki’nin arzusu süreksizdir, hatta çoğu zaman çelişkilidir. Bu fark ediş, ilk etapta yıkıcıdır çünkü öznenin dayandığı fantazmayı çözer. Ancak tam da bu çözülme, öznenin kendi arzusunu yeniden konumlandırması için bir imkân sunar. Lacan’ın etik önermesi burada devreye girer: Arzundan vazgeçme. 


Özne için yeni bir zaman inşa etmek, kronolojik bir ilerleme anlamına gelmez. Bu, daha çok topolojik bir yeniden düzenlemedir. Zamansal yüzey artık doğrusal değil, kesintili bir yapı kazanır. Özne, geçmişiyle arasında bir mesafe kurar. Bu mesafe bir kopuş değil, bir yer değiştirmedir. Artık geçmiş, öznenin kimliğini belirleyen mutlak bir neden değil; üzerine düşünebildiği, yazabildiği, dönüştürebildiği bir malzeme hâline gelir.


Bu noktada, kaybın ardından ortaya çıkabilecek yaratıcı süreçler — yazı, düşünce, üretim, hatta mesleki yönelimler — basit bir “kendini toparlama” olarak okunmamalıdır. Bunlar, öznenin kendi zamanını yeniden sahiplenme girişimleridir. Lacan’ın sublimasyon kavramını burada hatırlamak gerekir: Sublimasyon, nesnenin yüceltilmesi değil, öznenin gerçek ile kurduğu ilişkinin yeniden düzenlenmesidir. Aldatılan özne, zamansal çöküşten sonra, artık Öteki’nin arzusuna göre ayarlanmış bir zaman içinde yaşamaz. Kendi ritmini, kendi kesintilerini, kendi hızını icat etmek zorundadır.


Yas; öznenin zamanla kurduğu ilişkinin zorunlu olarak yeniden yazıldığı bir eşiktir. Bu eşik, özneyi kurban yapmaz; ama onu sorumlulukla yüz yüze getirir. Bu sorumluluk, ne ahlâkidir ne de pedagojik. Bu, öznenin kendi yaşamını, artık Öteki’nin gizli zamanına göre değil, kendi eksikliğiyle uyumlu bir zaman içinde kurma sorumluluğudur. Analiz, tam da bu noktada, özneye geçmişi “anlatmayı” değil, zamanla başka türlü yaşamayı öğretir.


7 Ocak 2026 Çarşamba

Platon’un Nomoi’si Hakkında



Nomoi, Platon’un en “felsefi” diyaloğu değildir. Tam tersine, en az metafizik, en fazla düzenleyici olanıdır. Bu nedenle de çoğu zaman Devlet’in gölgesinde kalır. Oysa tam da bu özelliği, Nomoi’yi psikanalitik açıdan ayrıcalıklı kılar. Çünkü burada Platon artık idea’ların saf alanında değildir. Bedenlerin, alışkanlıkların, tekrarların, eğitimin ve yasanın alanında konuşur. Nomoi, öznenin henüz özne olmadan önce hangi düzenekler içinde kurulduğuna dair bir metindir.

Platon, Nomoi’de imgesel, simgesel ve gerçek arasında sürekli düğümler atar. Bunu konuşma yoluyla, diyalog içinde yapar. Tam da bu nedenle metin, psikanalizin alanına girer. Çünkü psikanaliz, öncelikle konuşmayla ilgilenir. Konuşmanın kurduğu yasayla, yasa ile arzunun ilişkisiyle, dilin özneyi nasıl önceden biçimlendirdiğiyle…

Platon’un yasaları, yalnızca “uyulması gereken kurallar” değildir. Yasalar, bir kentin bedenini, ruhunu ve zamanını organize eden simgesel yapılardır. Bu açıdan Nomoi, bir siyaset felsefesi olmaktan çok libidinal ekonomi tasarısıdır. Psikanalitik açıdan yasa, Büyük Ötekinin temel işlevlerinden biridir. Yasa, neyin mümkün, neyin imkânsız, neyin yasak, neyin adlandırılabilir olduğunu belirler. Platon’un Nomoi’de yaptığı şey tam olarak budur: Kentin Büyük Öteki’sini kurmak.

Buradaki önemli nokta şudur: Platon, yasayı Tanrısal bir buyruğa indirgemez. Yasalar konuşulur, tartışılır, gerekçelendirilir. Yasa, keyfi bir emir değil; dilsel olarak inşa edilmiş bir simgesel ağdır. Bu da onu psikanalitik okumaya açık hâle getirir. Çünkü psikanalizde de yasa, emirden çok yapı olarak ele alınır. Platon’un yasaları,arzuyu belirli kanallara yönlendirmek, sınırlamak ve toplumsal olarak yaşanabilir kılmak için vardır. Bu noktada Platon’un katı bir ahlakçı gibi okunması yanıltıcıdır. Nomoi’de yasa, arzunun yok edilmesi değil, arzunun biçimlendirilmesi amacını taşır.

Platon’un bedenle ilişkisi sıkça sanıldığı gibi basit bir beden düşmanlığı değildir. Nomoi’de beden, sürekli hesaba katılır: yeme, içme, cinsellik, spor, müzik, dans, ritim… Bunların hiçbiri tali değildir. Platon, simgesel düzenin dışında kalan bir fazlalık bırakmamaya çalışır diyaloglar boyunca.

Çocukların nasıl yetiştirileceğine dair uzun pasajlar bu yüzden merkezîdir. Çocuk, henüz yasa öznesi değildir, ama yasa tarafından önceden kuşatılmalıdır. Bu, psikanalitik açıdan son derece tanıdık bir yapıdır. Özne, yasayla karşılaşılınca değil, yasa özne yerine konuşmaya başladığında kurulur. Yasa yalnızca söylemle işlemez, bedensel alışkanlıklar üzerinden de işler. Bu anlamda Nomoi, bir tür ön-psikanalitik “bedensel eğitim” kuramı sunar. Platon’un kaygısı, bireyin mutluluğundan çok, kolektif yapının dağılmamasıdır.

Nomoi’nin önemli bir özelliği, kentin geçmişini ciddiye almasıdır. Yasalar, boşlukta icat edilmez ve tarihsel bir sürekliliğe yaslanır. Bu psikanalitik açıdan “gerçek”in müdahalesine benzer. Gerçek, simgesel düzenin tamamen keyfi olmasını engeller. Geçmiş, her zaman tam anlamıyla temsil edilemez ama yok sayıldığında geri döner.

Platon’un farklı kentleri, farklı gelenekleri karşılaştırması, yasa koyucunun her şeyi baştan yaratamayacağını kabul ettiğini gösterir. Bu kabul, Platon’u dogmatik bir idealist olmaktan çıkarır. Yasa, her zaman bir artıkla, bir uyumsuzlukla, bir fazlalıkla birlikte işler. Psikanalitik terimlerle söyleyecek olursak: Yasa, gerçeği tamamen kapatamaz, sadece onun etrafında bir dolaşım sağlar.

Bu yüzden Nomoi, öznenin her zaman bir dış yapı tarafından kurulduğu gerçeğini gösteren bir metindir. Psikanaliz de tam olarak buradan başlar: Özne, kendisinin efendisi değildir; dilin, yasanın ve arzunun kesişim noktasında ortaya çıkar.

Platon’un Nomoi’si, yasayı yalnızca siyasal bir düzenleme olarak değil; psişik bir yapılandırma olarak düşünmemize imkân verir. Bu imkân, Platon’u güncel kılmak için değil; psikanalitik düşüncenin kökensel meselelerini daha derinlemesine kavramak için değerlidir. Çünkü yasa, ister antik bir kentte ister modern bir öznenin bilinçdışında olsun, her zaman aynı soruyu sorar: Arzu, hangi koşullarda yaşayabilir?

5 Ocak 2026 Pazartesi

David Firth'ün Animasyonları Üzerine


David Firth’ün animasyonları, klasik anlamda bir anlatı sunmaz. Başlangıcı, gelişmesi ve sonucu olan bir hikâye kurmak yerine, izleyiciyi daha ilk saniyelerde anlatının imkânsızlığıyla karşı karşıya bırakır. Firth’ün dünyasında artık anlatılacak “bütünlüklü” bir gerçeklik yoktur. Onun animasyonları, gerçekliğin temsil edilemediği bir evrende dolaşır. Dolayısıyla temsilin kendisi bozulmak zorundadır.

Bu bozulma en açık biçimde bedende görünür. Firth’te beden, ne biyolojik bir organizma ne de simgesel bir bütünlük olarak karşımıza çıkar. Beden; parçalıdır, fazlalıklıdır, işlevsizdir. Çoğu zaman ne canlı ne ölüdür. Corps morcelé (parçalanmış beden) kavramı, burada bir çocukluk evresi referansı olmaktan çıkarak ontolojik bir durum hâline gelir. Firth’ün bedenleri, hiçbir zaman bir “ben”i taşımaz. Aksine, benliğin çöküşünden kalan artıklar gibidir.

Bu bedenler konuşur, yürür, etkileşime girer; ama hiçbir zaman özneleşmez. Çünkü özneleşme için gerekli olan şey — yani simgesel düzenle tutarlı bir bağ — çoktan kaybolmuştur. Konuşma vardır, ama anlam yoktur. Ses vardır, ama söylem yoktur. Diyaloglar, birbirine değmeyen monologlar hâlinde akar. Bu nedenle Firth’te dil, iletişim aracı değil; gerçekliğin kaybının kanıtıdır.

Gerçekliğin kaybı, Firth evreninde yalnızca bilişsel bir belirsizlik olarak değil, zamansal ve mekânsal bir çöküş olarak da kendini gösterir. Animasyonların çoğunda nerede olduğumuzu bilmeyiz. Bir ev, bir sokak, bir kasaba hissi vardır; ama bu mekânlar hiçbir zaman yerleşik değildir. Aynı şekilde zaman da askıdadır. Ne geçmiş vardır ne gelecek. Sanki her şey, bitmemiş bir şimdi’nin içinde çürümektedir. Bu zamansızlık, travmatik bir donma hâline benzer. Freud’un travma teorisinde gördüğümüz tekrar zorunluluğu, burada estetik bir forma bürünür: Aynı sahneler, aynı ses tonları, aynı anlamsız eylemler tekrar eder. Ama bu tekrar, iyileştirici değildir; hiçbir yere bağlanmaz.

Firth’ün dünyasında insan dışı canlılar, canavarlar ya da grotesk figürler özel bir yere sahiptir. Ancak bu varlıklar, klasik anlamda “öteki” değildir. Onlar düşman, tehdit ya da bastırılmışın geri dönüşü olarak kodlanmaz. Aksine, çoğu zaman insandan daha “yerli”dirler. Asıl yabancı olan insandır. İnsan figürü, bu evrende fazlalık gibidir; neye ait olduğu belirsizdir. Bu da Lacan’ın gerçek (le réel) kavramını çağırır: Firth’te karşılaştığımız şey, sembolik olarak evcilleştirilemeyen, imgesel olarak bütünleştirilemeyen bir artık alandır.

Ölüm, bu bağlamda dramatik bir olay değildir. Firth’te ölüm çoğu zaman sıradandır, anlamsızdır, hatta fark edilmez. Ölüm bir son değil, zaten çoktan ölü olan bir yapının yüzeye çıkması gibidir. Bu nedenle yas da yoktur. Yasın olabilmesi için bir kaybın simgesel olarak tanınması gerekir. Oysa Firth’ün evreninde kayıp, başlangıç koşuludur. Herkes ve her şey zaten eksiktir; zaten yarımdır; zaten düşmüştür. Ölüm, bu eksikliğe yeni bir şey eklemez.

Bu noktada Firth’ün estetiğini “depresif”, “nihilist” ya da “karanlık” olarak adlandırmak yetersiz kalır. Çünkü bu terimler hâlâ bir anlam ufkuna işaret eder. Oysa Firth’te anlamın kendisi çökmüştür. İzleyici, bir mesaj almaya değil, mesajın imkânsızlığıyla yüzleşmeye zorlanır. Bu yüzleşme rahatsız edicidir; çünkü izleyici de kendi simgesel dayanaklarını kaybetmeye başlar. Ne gülmek mümkündür ne de korkmak. Geriye yalnızca tuhaf bir tanıklık kalır.

Bu tanıklık, etik bir soru da doğurur: Firth’ün yaptığı şey bir teşhir midir, yoksa bir ifşa mı? Psikanalitik açıdan bakıldığında, bu animasyonlar izleyiciye bir “hakikat” sunmaz. Tam tersine, izleyiciyi kendi hakikat arzusuyla baş başa bırakır. Anlam arama çabası, her seferinde boşa düşer. Bu boşa düşüş, izleyiciyi ya reddiyeye ya da düşünmeye iter. Firth’ün işleri, tam da bu noktada etik bir işlev kazanır: Bizi anlamın yokluğuna tahammül etmeye zorlar.

Sonuç olarak David Firth’ün animasyonları, çağdaş öznenin psikanalitik bir topografyasını sunar. Bu topografyada beden artık güvenilir bir sınır değildir; dil artık bir bağ kurmaz; zaman ilerlemez; ölüm bile bir olay olmaktan çıkar. Geriye kalan şey, gerçekliğin çöktüğü bir düzlemde, artıklardan oluşan bir yaşamdır. Firth, bu yaşamı düzeltmeye çalışmaz, ona umut eklemez, onu alegorize etmez. Sadece gösterir. Ve tam da bu nedenle, izleyiciyi pasif bir tüketici olmaktan çıkarır; onu, kendi gerçeklik dayanaklarını sorgulayan bir özne konumuna iter.


Bilinçdışının topografyası ve korku: Backrooms

  Mekan mefhumu, insan canlısının yaşamının başlangıcından inşa edilir, bu bağlamda mimarinin bilinç ve bilinçdışı tezahürlerinin anne karnı...