Aldatılma, ne bir ahlâk ihlali ne de bir sadakat meselesidir. Aldatılma, öznenin Öteki’nin arzusuna dair kurduğu sembolik haritanın ani ve geri dönülmez biçimde çökmesidir. Bu çöküş, çoğu zaman bir olaydan değil, bir gecikmeden doğar. Çünkü aldatma, büyük ölçüde, söylenmesi gerekenin söylenmemesiyle, kesilmesi gereken bağın askıda tutulmasıyla, arzu çekilmişken ilişkinin imleyenlerinin dolaşımda bırakılmasıyla işler. Bu nedenle aldatma, eylemsel olmaktan çok yapısal bir sessizlik rejimidir.
Özneler, ilişki içerisinde yalnızca bir kişiye değil, o kişinin kendisine sunduğu arzu konumuna bağlanır. Lacan’ın formülasyonuyla söylersek, özne kendisini Öteki’nin arzusunda konumlandırır. Bu konum, özne için hem kaygı üretir hem de varoluşsal bir tutarlılık sağlar. Çünkü özne, “isteniyorum” varsayımıyla kendi eksikliğini taşınabilir kılar. Aldatma ise tam bu noktada devreye girer: Aldatan özne, bu arzu konumunu fiilen geri çekmiş olmasına rağmen, onu simgesel düzeyde iptal etmez. Böylece aldatılan özne, artık mevcut olmayan bir arzuya nesne olmaya devam eder.
Bu durum, klasik sadakatsizlik anlatılarından radikal biçimde ayrılır. Üçüncü bir kişinin varlığı ya da yokluğu tali bir meseledir. Asıl mesele, arzunun geri çekilişinin simgesel olarak tanınmamasıdır. Aldatma, burada, öznenin Öteki’nin arzusuna dair bilgisinin bilinçli biçimde eksik bırakılmasıdır. Lacan’ın bilgi (savoir) ile hakikat (vérité) arasındaki ayrımını burada yeniden düşünmek gerekir. Aldatılan özne, hakikati sezebilir; ama ona dair bir bilgiye sahip değildir. Bu bilgi eksikliği, öznenin sezgisini felç eder, çünkü sezgi ancak sembolik bir tanım bulduğunda işleyebilir.
Bu nedenle aldatılmanın travmatik etkisi, çoğu zaman “terk edildim” cümlesinden değil, şu fark edişten doğar: Ben, bir süredir artık istenmediğim bir yerde var olmaya devam etmişim. Bu fark ediş, öznenin yalnızca partnerini değil, kendi geçmiş deneyimini de yabancılaştırır. Geçmiş, artık güvenilir değildir; çünkü geçmişte yaşananlar, bugünün bilgisiyle yeniden kodlanır. Burada Freud’un Nachträglichkeit (sonradanlık) kavramı, Lacanî bir sertlikle geri döner. Aldatılma, geçmişi retroaktif olarak travmatik hâle getirir.
Terk edilmeyi deneyimleyen özne için süreç, basit bir yas değildir. Çünkü kaybedilen nesne, yalnızca partner değildir. Kaybedilen şey, öznenin kendisini konumlandırdığı arzu sahnesidir. Bu nedenle özne melankolik bir yapı kazanır. Ötekinin kaybı adlandırılamaz çünkü neyin kaybedildiği net değildir. Nesne mi kaybedilmiştir, yoksa nesne konumu mu? İşte bu belirsizlik, öznenin suçluluğunu artırır. “Bunu nasıl fark etmedim?”, “Nasıl bu kadar kör oldum?” soruları, öznenin öfkesini kendisine yöneltmesine yol açar. Melankolide olduğu gibi, kayıp nesne içe alınır ve özne kendisini nesne olarak cezalandırmaya başlar.
Aldatılmanın bazı durumlarda kendine zarar vermeyi tetiklemesi, bu bağlamda okunmalıdır. Çünkü özne, arzu düzeninden düşürülmüştür. Özne, Öteki’nin arzusunda artık bir yerinin olmadığını fark ettiğinde, bir boşlukla karşılaşır. Bu boşluk, kimi öznelere göre ancak gerçek ölümle doldurulabilecek kadar radikal hissedilir. Öznenin yokluğu, Öteki için nihai bir gösteren olma çabasına dönüşür.
Saldırganlık ve şiddet eğilimleri de benzer bir mantıkla ortaya çıkar. Aldatılan özne, bastırılmış bir hakikatle karşı karşıya kalmıştır ve bu hakikat, simgesel olarak işlenemediği için gerçek (le réel) düzeyinde geri döner. Şiddet, burada bir iletişim biçimi değil, sembolik tıkanmanın dışavurumudur. Öznenin saldırganlığı çoğu zaman aldatan özneye yönelir; ama kimi zaman özne, bu saldırganlığı kendisine ya da üçüncü kişilere yöneltebilir. Çünkü mesele kişi değildir. Mesele, çöken anlam yapısıdır.
Cinsellik alanında ortaya çıkan sapmalar da bu çöküşle ilişkilidir. Aldatılma sonrası bazı öznelerde görülen kontrolsüz cinsel davranışlar, sadomazoşistik fantazilerin yoğunlaşması ya da cinsel ilgisizlik, arzunun yeniden konumlandırılmasına yönelik girişimlerdir. Özne, bir yandan nesne olmaktan kaçmak ister, diğer yandan yeniden nesne olabileceği bir sahne arar. Bu ikilik, cinselliği ya aşırılaştırır ya da tamamen askıya alır.
Aldatan özneye döndüğümüzde ise karşımıza daha farklı bir yapısal düğüm çıkar. Aldatan özne, çoğu zaman ayrılığını geciktirerek “zarar vermediğini” düşünür. Oysa bu gecikme, öznenin kendi arzusunu üstlen(e)memesinin bir sonucudur. Lacan’ın dediği gibi, arzu her zaman bir eksikliği içerir. “Artık istemiyorum” demek, bu eksikliği kabul etmektir. Aldatan özne ise bu eksiklikle yüzleşmekten kaçar ve bu kaçışı, karşı tarafın bilme hakkını elinden alarak gerçekleştirir.
Bu bağlamda aldatma, bir arzunun sorumluluğunu reddetme biçimi olarak da okunabilir. Aldatan özne, kendi arzusunun değişimini söylemeyerek, ayrılığı bir olay hâline getirir. Oysa ayrılık çoktan bir süreç olarak yaşanmıştır. Böylece aldatan özne, kendi yasını tutmuş olur; aldatılan özne ise yasla bir anda yüz yüze bırakılır. Zamansal asimetri, aldatmanın en şiddetli boyutlarından biridir.
Burada basit bir topolojik önerme yapılabilir: Aldatma, ilişkinin Möbius şeridi gibi işlemesidir. İç ve dış, varlık ve yokluk, arzu ve isteksizlik birbirine dolanmıştır. Aldatılan özne, ilişkinin “içinde” olduğunu sanırken, çoktan dışına düşmüştür; ama bu düşüşün farkına varması için yüzeyin tamamını dolaşması gerekir. Terk ediliş anı, bu dolaşımın ani bir kesilmesi değil, yüzeyin aniden fark edilmesidir.
Özneler için temel mesele, geçmişi onarmak ya da geleceği telafi etmek değildir. Böyle bir telafi arzusu, özneyi kaçınılmaz olarak tekrar eden ilişkisel senaryolara sürükler. Psikanalitik etik, burada özneye başka bir yönelim önerir: Geçmişin anlamını sabitlemek yerine, onunla başka bir bağ kurmak. Çünkü geçmiş artık “olduğu gibi” geri alınamaz, ama onun belirleyiciliği dönüştürülebilir.
Bu dönüşüm, zamansal bir yeniden yazım sürecidir. Özne, kurduğu ilişkinin çöküşüyle şunu fark eder: Öteki’nin arzusu süreksizdir, hatta çoğu zaman çelişkilidir. Bu fark ediş, ilk etapta yıkıcıdır çünkü öznenin dayandığı fantazmayı çözer. Ancak tam da bu çözülme, öznenin kendi arzusunu yeniden konumlandırması için bir imkân sunar. Lacan’ın etik önermesi burada devreye girer: Arzundan vazgeçme.
Özne için yeni bir zaman inşa etmek, kronolojik bir ilerleme anlamına gelmez. Bu, daha çok topolojik bir yeniden düzenlemedir. Zamansal yüzey artık doğrusal değil, kesintili bir yapı kazanır. Özne, geçmişiyle arasında bir mesafe kurar. Bu mesafe bir kopuş değil, bir yer değiştirmedir. Artık geçmiş, öznenin kimliğini belirleyen mutlak bir neden değil; üzerine düşünebildiği, yazabildiği, dönüştürebildiği bir malzeme hâline gelir.
Bu noktada, kaybın ardından ortaya çıkabilecek yaratıcı süreçler — yazı, düşünce, üretim, hatta mesleki yönelimler — basit bir “kendini toparlama” olarak okunmamalıdır. Bunlar, öznenin kendi zamanını yeniden sahiplenme girişimleridir. Lacan’ın sublimasyon kavramını burada hatırlamak gerekir: Sublimasyon, nesnenin yüceltilmesi değil, öznenin gerçek ile kurduğu ilişkinin yeniden düzenlenmesidir. Aldatılan özne, zamansal çöküşten sonra, artık Öteki’nin arzusuna göre ayarlanmış bir zaman içinde yaşamaz. Kendi ritmini, kendi kesintilerini, kendi hızını icat etmek zorundadır.
Yas; öznenin zamanla kurduğu ilişkinin zorunlu olarak yeniden yazıldığı bir eşiktir. Bu eşik, özneyi kurban yapmaz; ama onu sorumlulukla yüz yüze getirir. Bu sorumluluk, ne ahlâkidir ne de pedagojik. Bu, öznenin kendi yaşamını, artık Öteki’nin gizli zamanına göre değil, kendi eksikliğiyle uyumlu bir zaman içinde kurma sorumluluğudur. Analiz, tam da bu noktada, özneye geçmişi “anlatmayı” değil, zamanla başka türlü yaşamayı öğretir.