Yazı: Düşüncenin belli imlerle saptanması, yazmak eylemi. mec. Alınyazısı, yazgı
Yazmak için gerekli koşulların en başında dil-konuşma gelir. Yazmanın belki de psikanalitik anlamda konuşmaya göre daha az hakikat barındırdığını düşünebiliriz, çünkü yazılanlar her zaman için çok daha fazla sansüre maruz kalır. Yazı her anlamda sınırlanabilir, eğilip bükülebilir ve kontrol edilebilir. Bu pek tabii konuşma için de söylenebilir, herkes günlük konuşmalarında bazı konuları geri planda tutar, üzerine konuşmaz, geçiştirir… Çok çeşitli biçimlerde konuşmanın kendisini de, demek ki en temelde dili, tekrarlayan biçimlerde eğip bükmek mümkündür.
Bu blog konuşan-özne’nin, insan-özne’nin değişik biçimlerde, yaklaşımlarda, tarzlarda nasıl özne olmaya çalıştığını, nerelerden geçtiğini, neyi önemli bulup neyi önemsiz bulduğunu ve sonrasında da bunları nasıl değişime uğrattığı gibi birçok dinamiği hem okuyucuya, hem de yazarın kendisine göstermeyi amaçlayarak kuruldu. Yazılar genel itibariyle psikanalitik tekniğin yazıyla olan bağlantısından nerelere götürülebileceğini gösterebilir. Aynı zamanda bilgi-üreten bir noktadan da bu yazılara yaklaşabilmek mümkündür. Dolayısıyla “metin” denilen mefhum da tıpkı beden gibi açılıp kapanan, değişen, algılanan, parçalanan, ölen, yeniden yapılandırılan, farklı konumlarda farklı anlam potansiyelleri barındıran, yaşayan şeylerdir.
Yazının aynı zamanda bir emek ürünü olduğunu söylemek de mümkündür, bu sebepledir ki yazı aynı zamanda yazar ile bütün üretim süreci boyunca etkileşime girer, yazarı değiştirir, yazar yazının kendisine müdahale eder, çoğu zamanda da yazının nerede noktalanacağını bilmeden, nerede sonlanacağını bilmeden yapar bunu. O sebepledir ki; yazarın ne konuştuğu, ne de yazdığı üzerindeki kontrolü - ne kadar denerse denesin - nafile bir çabadan ibarettir. Bir defasında yazmaya başladıktan sonra, bütün o cümlelerin nereye gidebileceğine dair net bir durak yoktur. Yazı bu noktasıyla, kişinin arzusuna dair haritalandırmayı yapabilmesi için oldukça etkili bir yoldur.
Yazı için harcanan zaman, emek ve çaba tabii ki bedenin rolü üzerinden şekillenir. Parmakların, elin, gözlerin, beynin, sırtın ürünüdür yazılanlar. Yorgunluğun getirdiği dönüştürücülük yazıya da yazara da yansır, zaten bu iki (özneyi?, yazılan metin bir özne midir?) şey birbirini durmadan etkiler. Bir noktada yazı yazmak dil ve kültürle, Öteki ya da ötekilerle bir ilişki kurmak, bir ilişkilenme biçimini gözlemlemektir. Kullanılan ve sıralanan kelimeler, yazarın sahip olduğu çağrışım ağının bir anlamda resimleştirilmesidir. Harfler ya da şekiller yoluyla “birileri” tarafından başlatılmış bu oyun, ardı arkası kesilmeyen bir zincir haline getirilerek birbirinden farklı, birbirinden çeşitli insanların da eklemeye-çıkarmaya-bozmaya devam ettiği kolektif bir eylem halini almıştır.
Yazı ya da konuşma, her birinin en temelinde bir oyunla, üzerine düşünülmüş ve mutabık olunmuş kurallarla, yani başka başka bedenlerin biraradalığıyla ortaya çıktığını düşünebilmek mümkündür. Vakti ve zamanı belirsiz bir dönemde, bağlamının sonrakiler tarafından asla anlaşılamayacağı, anlaşılsa bile oldukları konum neticesinde bu önceliğin bir anlam ifade etmeyeceğini düşününce meselenin keyfiyeti çok daha eğlenceli bir hale geliyor gibi.
Bizden önce bu yollardan geçmiş birileri var, bizden önce anlamlandırmış, yıkmış, değiştirmiş, protesto etmiş, kabullenmiş birileri var. Her bir kelime, her bir cümle, her bir hayat hikayesi ya da aile trajedisi… Akla gelen her türlü hikayenin bir şekilde inşa edilip anlamlandırıldığını söylemek öznenin neşesini ortaya çıkarabileceği bir alan olabilir.
Yazarın yazdığı metni kendi bilinçdışıyla şekillendirmesi ve ardından kendinde olan ötekiyle karşılaşması, ön-yazgılı olma hali, Dil’in insan bedeninde açtığı kapanmayan yaradır.
Yazar’a (ya da Analizan’a?) düşen, yazdıklarının izinden gitmektir. Böylece yazar, yazgısıyla çeşitlenen ilişkiler ortaya koyabilir. Yazar, sembollere büyük Öteki’nin içerisindeki söküklerden yamalar yapar, perspektifi bozar, dengesizliği yaratır, kendi gördüğünden hareketle yeni biçimler üretir.
Neden konuşuruz? Neden iletişim kurarız? Neden, neden diye sorarız? Bütün bu sembollerin kökenine dair ne gibi bir yöntemle her şeyin en başına, bir-inci’ye dönebiliriz? Bütün bu curcunanın koptuğu günü-saati nasıl bulabiliriz? Yazar her halükarda sorularla, arzularıyla karşılaşır, ne cevap bulunursa bulunsun semboller her zaman gerçeği ıskalayan bir yapıdadır. Gerçeğe ad koymak, imkanın alanında değildir. Bu sebeple yazar geriye giderken de ileri gider, bu sebepledir ki insanlar bir elinin parmaklarıyla dörde kadar sayabilir, sıfırdan dörde.1
1. Jacques Lacan, 1973-11-02 at the Congrès de l'École Freudienne de Paris la Grande Motte (Séance du vendredi 2 novembre (après-midi), parue dans les Lettres de l’École Freudienne, 1975, n° 15, pp. 69-80.