Yas çalışması mefhumu Freud tarafından ‘Yas ve Melankoli’de tanıtılır. Freud bu dönemlerde ölüm ve yas ile özellikle ilgili gibidir, Birinci Dünya Savaşı’nın ortalarıdır ve Avrupa’daki herkes de benzer kayıpları yaşamaktadır, bu konulardan aynı zamanda ‘Savaş ve Ölüm Üzerine Çağdaş Düşünceler’ (Thoughts for the Times on War and Death) ve ‘Geçicilik Üzerine’ (On Transience) metinlerinde de bahsedilir.
1896'da babasını kaybeden Freud’un kendisi de yas ve keder yaşamıştır; babasının ölümü “Düşçözümü” (die Traumdeutung) adlı eserinde anlatılır. Bu ölüm ile Freud'un yas çalışmasını kavramsallaştırması arasındaki uzun aralık, bu bağlamda da zamanın geçişinin oynadığı temel rolü vurgular: Freud'un yası, yazılı eserlerinin büyük bir kısmından önceye denk gelir; bu da bize, yasın ruhsal çalışmasını herhangi bir entelektüel çalışmayla karıştırmamamız gerektiğini hatırlatır. Bir kayıp hakkında konuşmak, düşünmek ya da yazmak bir yas eylemi değildir. Kayıp nesneyle ilgili her şeyi yeniden bir araya getirmek söz konusu olduğunda, entelektüel yetiler veya sezgi pek de işe yaramaz.
Kaybın neden olduğu acıyı, dayanılmaz ızdırabı ifade edecek sözcükleri bulmak, yas tutanlar kadar yas tutanı teselli etmeye çalışanlar için de zor bir iştir. Diğer yandan, bazı sözcükler zaman zaman sahiden de kaybolan nesneye veya o nesneye dair bir bağlantı çağrıştırabilir, ancak bu tür konuşma biçimleri önceden tahmin edilemez veya belirlenemez. Freud, "Geçicilik Üzerine" adlı eserinde "Acı veren şey pekala gerçek olabilir" diye yazmıştır. "Yas ve Melankoli"yi derledikten birkaç ay sonra söylenen bu söz, onun yas konusundaki düşüncelerinin önemli bir bölümünü özetler. Nesnenin kaybedildiği gerçeğini kabul etmek acı çekmeyi içerir. Yas çalışması, doğumdaki ‘sancı’dan pek de farklı değildir. Her doğum zaman alır, ve gerçekten de, bir yaratımla sonuçlanır. Kabul edilmiş bir kayıp da tıpkı böyledir.
Freud için yasın acısı bir bilmeceydi. Sıradan bir faniye apaçık ve kaçınılmaz gelen şey, psikanalizin mucidi için çözümsüz bir sorun oluşturuyordu. Apaçık gerçekleri cevaplanması gereken bir soru olarak görmek, psikanalizin sezgisel yaklaşımına örnek teşkil eder; bu yaklaşımda gerçek apaçık olmaz; hatta gerçeği gizlemiş bile olabilir. Bu depresif süreçte yas tutan kişiye eşlik etmeyi kabul eden herkes, bunu kendi içinde ve de kendisi için deneyimlemek zorunda kalacaktır.
"Yas ve Melankoli"nin temel noktası, bu iki durumun ortak depresif özelliklere sahip olduğunu göstermektir. Oldukça bulaşıcı bir üzüntü hissine ek olarak, iki durum da üç ortak özelliğe sahiptir: dış dünyaya ilgi kaybı, sevme kapasitesinin kaybı ve zihinsel faaliyetlerin engellenmesi. Dış dünyaya ilginin günden güne kaybı, yakın ya da uzak çevreye yönelik tüm dikkatin kaybıyla belirginleşir. Dün çok önemli olan şey bugün tamamen önemsizdir. Böylesine belirgin bir narsisistik geri çekilme gösteren diğer tek durum uykudur.
Dış dünyadan kopuk olmak başka bir tür ruhsal çalışmayı, rüya çalışmasını, iç dünyanın mahremiyetine, bilinçdışı arzulara erişimi kolaylaştırır. Yas sürecine geçmek de, tıpkı rüyalar gibi, dünyayı dışsal algılarla değil de tamamen içe dönük bir öznellikle düzenlemeyi mümkün kılıyor olabilir mi?
Uykunun ruhsal iyileşmenin ön koşulu olması, içsel kaynaklardan faydalanarak bir şeylere yeniden başlama şansı olması gibi, yas yoluyla da bir tür ruhsal iyileşmenin gerçekleştiği ve tüm dış uyaranların askıya alınması sonucuna varmak makul görünmektedir; yatırım yapılan nesnenin kaybı, tüm yatırımın iç dünyayla sınırlanacağı yoğunlukta bir ruhsal düzenleme gerektirir. Açıkçası, bir daha asla var olmayacak bir şeyi gözden geçirmekten daha ilginç çok az iş vardır.
Nesneye yönelmiş libidonun geri çekilmesi ve bugüne kadar özne ile nesneyi birleştiren tüm bağların çözülmesi, yas ve melankolinin yukarıda belirtilen ikinci ortak özelliğine, yani sevme kapasitesinin kaybına yol açacaktır.
Öznenin kendisine dönen bu artan yoğunlaşma, öznenin başkalarını düşünmesini ya da sevgisini ifade etmesini engeller. Bu süreçte, egonun kullanabileceği yatırımlar nesnelere yönelmez. Lakin Freud, nesnelere yönelen sevgi yatırımlarının ortadan kalkması yorumunu yaparken kendini bu ekonomik görüşle sınırlı tutmaz. Başka nesnelere yönelik olası bağlanmaların kayıp nesnenin yerine yenisinin konulması anlamına gelebileceğini de öne sürer.
Özne yeni bir nesneye bağlanmamaya çalışarak, aslında kaybettiği kişiye yönelik yıkıcı niyetlerinin ortaya çıkaracağı suçluluğa karşı kendini savunmaktadır. Fakat bir savunma olarak, dış dünya üzerinde bir etki yaratabileceğimizi, nesnenin kaybının sebebi olabileceğimizi düşünmek de gerçeği reddetmenin bir yoludur. Çünkü nesnenin sonlu doğası, öznenin isteklerinden bağımsız olarak vardır; öznenin gerçeklikle ilişkisinde söz konusu olan şey tam da budur.
Öte yandan kişinin kendini gerçeklikten koparması paradoksal biçimde beraberinde gerçekliği kabul etme zorunluluğunu getirir. Kaybın öznellik ve nesne ilişkileri düzlemindeki zihinsel çözümü, öznenin gerçekliğin diğer yönlerinden de kopmasına yol açar. Yasın üçüncü sonucu da buradan kaynaklanır: her türlü (zihinsel) faaliyetin engellenmesi…
Ancak eylemsizlik ve dış gerçekliğe karşı kayıtsızlık, yalnızca yasla meşgul olmaktan kaynaklanmaz. Böylesi bir kayıtsızlık, aslında tüm gerçekliği inkar ederek nesne kaybının gerçekliğini inkar etme girişimlerini de içerir. Gerçekliğin tanınması ile inkârı arasındaki salınım, bu bağlamda sıklıkla gözlemlenen çelişkili ve döngüsel eğilimleri açıklar.
Yas deneyimi paradoksaldır. Nesne kaybının üstesinden gelmek, yas tutanın zihninde nesnenin varlığını büyütmesiyle sağlanır. Bu nedenle yas çalışması, nesnenin nihai sonuyla yüzleşmek için nesneye aşırı dikkat göstermek olarak tanımlanabilir.
Kaynak: https://nosubject.com/Mourning
Çeviri ve Redaksiyon: Atalay ÇOPUR
Orijinal Metinde Geçen Referanslar
Freud, Sigmund. (1915b). Thoughts for the times on war and death. SE, 14: 273-300.
——. (1916a [1915]). On transience. SE, 14: 303-307.
——. (1916-17g [1915]). Mourning and melancholia. SE, 14: 237-258.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder